Haber & Röportaj

Sırılsıklam

Yağmur hala devam ettiği için kahvaltıdan sonra odamıza çıktık. Ben tam yelkenleri suya indirip mızıldanacaktım ki, annem odamızın camını açtı ve “Pazar kuruluyor hem de tam önümüzdeki sokağa” dedi. Bir süre camdan dışarıya bakarak, kocaman çadırlarını kuran, dedemin traktörüne benzeyen ama daha küçükleri ile yük taşıyan amcaları, meyvelerini tek tek parlatan ve özenle tezgahlarına dizen teyzeleri izledim.

Yağmur bize izin verince hemen aşağıya indik. Ben bıraksalar camdan iniverecektim. Tam aşağıda kocaman kabaklar vardı. Onlar beni yakalardı ne de olsa.

Sokağa inince fark ettik ki “Alil” abinin bize bulduğu Ritter Hotel tamda Tuttlingen şehrinin ortasındaymış. Buradaki sokak trafiğe kapatılmış ve pazar kurulmuş. Bizimkiler beni Türkiye’de de pazara götürüler her hafta. Pazardan çok şey almasak da muhakkak gideriz. Değişik meyve ve sebzelerden görmem, tatlarına bakmam, ileride yemek seçmeyen birsisi olmam açısından önemli olduğunu düşünüyor bizimkiler. Ben elimdeki ufak sepete annemin aldığı şeylerden birer tane atarım ve onları evdeki minik masama götürünce plastik bıçağımla keserek içine bakmayı da çok severim.

İsminden Türk manavı olduğunu anladığımız bir yerden hemen çilek aldık bana. Aslında bize yani üçümüze almıştık ama ben neredeyse hepsini bitirdim. Çilekleri görünce o kadar çok bağırdım ki herkes bize baktı. Çilekler yetişmeseydi tarihi binalar sesimden zarar görebilirdi. Ama ben hiç utanmadım çünkü daha 2 yaşında bile değilim, benim biraz daha fazla özgürlüğüm var başkalarına göre. Çilekleri bitirince manav amca bir kase çileği de ben görmeden hediye etmiş. Böyle olduğunu akşama odaya gelince anladım.

Pazarda ilerlerken bir meydana çıktık ve garip bir su fıskiyesi gördük. Ortasındaki benden daha büyük silindir bir süre yukarıya doğru yavaş yavaş kalkıyor, en üste vardığında birden her tarafına doğru su akmaya başlıyordu. Güneş biraz yüzünü gösterince birazcık oynamam için izin çıktı. Tabi ben birazla kalır mıyım? Üstümü başımı tamamen sırılsıklam olana kadar oynadım durdum.

Öğleden sonra oyuncakçıları gezdik ve etkinlik yapmak için yapıştırıcı, çocuk makası, renkli kağıtlar aldık.

Tuna kıyısına kadar yürüdük. Ben ona her zamanki gibi göl dedim. Bizimkiler Tuna’nın hikayesini anlatacaktı ama yarın bisikletin üzerinde anlatmak için biraz erteledi. Tuna kenarında yürüdük, köprülerden bir o yana bir bu yana geçtik. Burası Tuna Nehrinin doğduğu yere ( Donaueschingen ) çok yakınmış.

Bugünün sürprizi dedem ve teyzemlerle bilgisayardan kamera aracılığıyla görüşmek oldu.
Ben uykuya daldığımda bizimkiler hala bilgisayarın başındaydılar.

“İpet Cına”

Tibet Çınar.
18 TEMMUZ 2011

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu