Haber & Röportaj

“Karbon bisikletin olacağına arkadan esen rüzgarın olsun”

Sabah ancak eski bir evde hissedilebilecek bir huzur duygusu ile uyandık. Ben evdeki yatağımdaki kadar rahat uyumuşum. Japonlar evden çıkmadan önce evin hertarafına dağılmış ruhları toparlanıp bedenlerinde bir araya gelsin diye kapının eşiğinde durup beklerlermiş. Babam bunu anlattı ve anneme ” benim ruhumun bir bölümü geri alınamayacak şekilde bu evin yüzlerce yıllık duvarlarına işledi” dedi. Meğer ben uyuduktan sonra bizimkiler  o yorgunluklarına rağmen saatlerce bu ev hakkında, yolda olmak, bisiklet turu yapmak, Türkiye’deki dostlar, hayaller, umutlar, benim geleceğim ve dünyanın yarınları hakkında konuşmuşlar. Bazıları ev kadar eski bazı eşyalara tek tek dokunmuş ve raflardaki kitaplara anlamasalar bile göz gezdirmiş ve başucumda oturup bana daha iyi bir gelecek sağlamak için kendilerine sözler vermişler. Tabi ki bu sözler bana sağlayacakları maddi hedeflerden ziyade bana verecekleri kültür ve kazandıracakları karakter ile ilgili olmuş.

Dün geceki pikabı elbette unutmamıştım. Israr edeceğimi anlayan annem bana bir kez daha gösterdi plakları. Bir kaçına dokunmama da izin verdi. Babam buradaki koleksiyonun alelade bir şey olmadığını çok değerli olduğunu belirtti. Bu yüzden çok dikkatli olmalıydım.

Annem alt kattaki mutfağı tekrar dolaşmak istedi. Mutfaktaki yahni kokusunu içimize çekip , artık belki de hiç çalıştırılmıyor olsa da içinde tarihi yoğurup , pişirmeye devam eden fırına dokunduktan, hatta taşlarını öptükten sonra ancak çıkabildik buradan . Dün anlatmayı unutmuşum, babamda 60 yaşındaki kaplumbağa arabayı öpmüştü. Biraz kıskandım mı acaba ?

Armin ile iletişim bilgilerimizi paylaştıktan sonra yola çıktık. Kahvaltılık çok şeyimiz yoktu yanımızda. Bir biberon sütü bitirdim ve bu beni biraz oyalayacaktı.

Bugünkü hedefimiz Strasburg şehriymiş. Burası avrupa birliğinin başkenti olarak da biliniyor.
Buradaki meclis binasını görmeyi amaçlıyoruz. Daha sabahtan yağmur başlamıştı fakat çok devam etmedi . Koltuğuma geçince sıkılmadan yola devam ettim. Yol boyunca Rhein nehrinden kum çeken fabrikaların iş makinalarına bakarak “ouuu” deyip durdum. Bunlara binmek istediğimi “binom binom” diye defalarca belirttim. Bizimkiler bıkmadan usanmadan buna binemeyeceği her seferinde anlattılar.

Bir burger dükkanında mola verip öğle yemeğimizi hallettik. Bu sırada yağmur yeniden başladı, durdu, yeniden başladı. Yağmur bazen benim brokoli çorbasına karşı yaptığım kadar kararsız olabiliyor anladığım kadarıyla. Burada hem biraz kuruduk hem de iki adet burgerin içinden yumurtalarını çıkartan annem bana güzel bir geç kahvaltı yaptırmış oldu.

Buranın haritası ve gps verileri elinde olamadığı için babam fal taşı gibi açılmış gözlerle tabelaları gözlerken annem ön freninin boşaldığını söyledi. Babam için bir tamir işi, benim için bir mola demekti bu. Annemin ön fren bacaklarına bağlı bagajlardan birisi sarsıla sarsıla fren bacağını tutan vidayı düşürmüştü. Babam yanında taşıdığı yedek malzemeler içinden uygun bir vidayı bulup bu durumu hemen düzeltti. Bisikletlere de şöyle genel bir göz gezdirdi. Ben mola sırasında çevrede koşturdum. Ön bagajlar tamamen indirildi, babam kendi bisikletine de aynı işlemi yaptı. Benim güvenliğim için  römorkumu ve koltuğumu her gün düzenli olarak kontrol eden babam diğer parçalara da özen göstermesi gerektiğini hatırlamış oldu.

Sonunda sora sora parlamentoyu bulduk. Hem içinden su akan kanalın hem de meclis binasının göründüğü uygun bir açı da bulabildik. Fakat buradan tramvay geçtiği için ben “binom, binom” diye tutturdum.

Ben fotoğraf makinesine bakmamak için, bizimkilerde uygun bir poz yakalamak için uğraştılar. Çevrede gezinip hepsi Avrupa Birliği ile ilgili binalar hakkında bilgi aldık. Meclis binasının tamamen camdan olan duvarları çok ilgimi çekti. Babam belki bir gün böyle modern bir binada çalışırsın ama yine de işe bisikletle gidersin inşallah dedi.

Binalardan birinin önünde bir çadır dikkatimi çekti. Hiç şehrin orta yerinde çadır görmemiştim. Çok uzun süredir orada duruyor gibi görünüyordu. Babam bir eylemci olduğunu söyledi. Bazı şeyleri protesto etmek için burada çadır kurmuş.

Yeniden Rhein nehrine doğru döndük. Şehrin içinde ufak bir tur atmayı ihmal etmedik. Burası artık “Alminya” değilmiş Fransa’ymış.

Annem arka heybesinden düşen ve çok ses çıkaran bir şeye bakmak isterken bir düşüş yaşadı. Ben buna çok üzüldüm. Bir şey çarptı sanmış bir an ve toprak yolda dengesini kaybetmiş. Annem de benim gibi canı yandığında kendi annesi yanında olsun istemiştir sanıyorum.

Bugün yolda yeni hayvanlar ile tanıştım, bunlar ceylan ve küçük atlardı. Ceylanları görünce çok heyecanlandım. Babam küçük atların isminin midilli olduğunu söyledi. Daha önce görmediğim bu küçük atları deniz atları ile karıştırdım. Daha büyüklükleri tam anlayamıyorum. Midillilere bakarken ağzımla balık işareti yapmama bizimkiler çok güldüler.

Sonra yine yağmur yağdı. Dedim ya bu yağmur çok kararsız. Bunun dışında güney yönünden esen rüzgar sebebi ile römorkumda oturmak zorunda kaldım. Bizimkiler rüzgara karşı sürmek zorunda kaldılar. Bazen belki daha az etkileniriz diye , kanalı oluşturan setin aşağısına indiler.

Babam füüft ( rüzgar ) ü çok sevmiyor sanıyorum. Rüzgar ile ilgili bir şey söyledi ama tam anlamadım ; “karbon bisikletin olacağına arkadan esen rüzgarın olsun” Bunu ileride kendi bisikletimi sürdüğümde daha iyi anlayacakmışım.

Akşam olduğunda yine kalacak yer telaşı sardı bizimkileri. İki kasaba arasında gidip geldiler. Kasaba içinde de oradan oraya dolaştık. Sonunda yine çok eski bir otel bulduk kendimize. Burası dünkü kadar özel bir yer değildi ama yine her yer tarih kokuyordu.

Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra köyde yürüyüşe çıktık. Çiftçilik yapan evlerde traktörler, benim römorkumdan bile büyük römorklar, ilaçlama makineleri, ot kesen dev tırpanlar vardı. Akşamüstü olduğu için evlerin bahçelerinde çocuklar oynuyordu. Uzun uzun bu araçları ve mutlu çocukları izledim. Çocuk olan her evin bahçesinde kendi kaydırağı, salıncağı ve ağaç evi olduğu için bu köyde park yoktu sanırım. Buna üzüldüm. Başkalarının bahçelerine girmek istedim ama babam izin almadığımız için bunu yapamayacağımızı başkalarının da bizim bahçemize izin almadan girmediklerini anlattı.

Babam dönünce benim için inşa edeceği ağaç ev için bol bol fotoğraf çekti. Nasıl olacağını çok merak ediyorum. Benim ağaç evimde dün kaldığımız ev kadar yaşlı olur mu bir gün acaba ?

Köyde biraz daha dolaştık, bizimkiler biraz hayal kurdular, şu evde mi yaşasak bu evde mi diye. Evlerin hepsinin bahçesinde çiçekler vardı. Rengarenk “ouuu” kadar çiçek. Köyde gezerken bazı tonton teyzeler bana el salladılar. Ceplerinden hemen şekerler çıkarıp veriyorlar. Türkiye de de teyzeler ceplerinde hep şekerle dolaşsa keşke.

Odamıza döndükten sonra konserve çorbamı ve sütümü içip ağaç evimin nasıl olacağını düşünerek uykuya daldım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu