“jelibon”

Ben kaydırakla oyalanırken hızlıca hazırlansak da, kahvaltı , toparlanma derken saat yine 10 u geçiyor Bu tur birazda benim keyfime göre gidiyor. Babam benim olmadığım turlarda sabah 8 de pedalların döndüğünü anlatıyor. Sabah beni uyandırmaya kıyamıyorlar. O yüzden sıcakta sürmek zorunda kalıyorlar. Hatta babam eskiden şu anda benim uyuduğum öğle saatlerinde eskiden kendilerinin de ufak şekerlemeler yaptıklarını anlatıyor.

Bugün İsviçre’ye giriş yapacağız. Varacağımız yer Basel. Ben yediğim çikolataların kaynağı olan inekleri göreceğim için, annemde yıllar önce TV de Fasnacht festivalini izleyip duvarımızdaki panomuza “gidilecek” diye not düştüğünden bu yana burayı görmeyi çok istiyoruz. İstiyoruz diyorum çünkü o zamanlar bende annemin karnındaymışım.

Yine nehri boyunca sürüyoruz. Bugün daha öncekinin tersine nehir kenarında bir kaç Türk aile ile karşılaşıyoruz. Küçük sohbetimizden sonra arkamızda büyük hayretler bırakıyoruz anlaşılan. Buradaki bisiklet kültürüne alışkın olması gereken gurbetçiler bile şaşırıyorlar bizi görünce.

Babamı herkes anlıyor, onun bisiklet turu yapması normal karşılanıyor. Erkek tabi yapabilir diye düşünüyorlar.
Annem’e şaşırıyorlar sonra, hem kadın hem bisiklet turu yapıyor aman nasıl olur diye. Nasıl olur yerine, neden şimdiye kadar olmamış diye düşünmeleri gerekmez mi ?
Bana ise inanmak istemiyorlar hiç. Eğer römorkumdaysam eğilip eğilip bakıyorlar. ” Allah Allah”  diyorlar . “Biz evde bakamıyoruz çocuğa, siz yolda nasıl bakıyorsunuz”.
Alminya’nın ve dünyanın en büyük bilginlerinden Einstein’ın dediği gibi ” önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zor”

“Aman Tibet’i üşütmeyin” demeyen yok bizi uğurlarken arkamızdan. Babam aslında üşütme diye bir şey olmadığını hastalıkların çoğunun virüs – bakteri kaynaklı olduğunu anlatmaktan vazgeçti artık. Eskimo çocuklarının şehre geldiğinde daha çok hasta olduğunu da eklemiyor sözlerine. Gerçektende annem ve babam öğretmen olduğu için okulların açık olduğu dönemde, bizimkilerin kalabalık ortamlardan getirdiği mikroplar sebebi ile daha çok hasta oluyorum ben. Açık havada gayet sağlıklı ve mutluyum bu yolculuk boyunca.

Öğle uykumdan uyandığımda market arabası – oyuncak araba karışımı kırmızı ( bana göre mavi ) araba ile karşılaştım. Alışveriş için markete girdik. Alınanlar hemen mideye indi marketin bahçesindeki bir ağacın altında.

Bugün jelibon ile tanıştım. Bizimkiler beni çikolata ve şekerden uzak tutma savaşında bir cephe kaybettiler. Ama ben zaten yeteri kadar, üzüm , kayısı, incir yiyorum ve çok seviyorum.
Keçi boynuzu bile yerim ve çok severim. Ne kadar da güzelmiş bu jelibon denen şey.

2 yaş krizine ha girmiş he giriyor olduğum için, eğitimimde kullanılan ödül – ceza kurgusunu yeniden planlamaları gerekti bizimkilerin. Bir kaç gündür ben huzursuz olduğumda bununla ilgili konuşuyorlar.

Daha önce karşılaşmadığım ve çok seveceğim yeni bir şey olarak az miktarda şeker kullanmaya karar vermişler anlaşılan. Bu kararlarını sonuna kadar destekliyorum. Hihi .

İsviçre sınırında, polis amca bize daha uzaktan arabaların yanında geçip gidebileceğimizi işaret ediyor. Bir kaç metre sonra İsviçre’de olacağız. Babam, anneme yol veriyor. Basel’e ilk giren annem oluyor böylece. Ön bagajlarla yüklü olmasına rağmen , iki elini havaya kaldırdığını görebiliyorum annemin. Yaşasın, çikolatanın vatanına geldik.

Hemen Hacer halamı arıyoruz ve yaklaştığımızı söylüyoruz. Basel bizi sağnak bir yağmur ile karşılıyor. Ben hemen römorka alınıyorum. Bizimkiler baktılar sürülecek gibi değil. Bir binanın kuytusuna sığınıyorlar. Bu yağmurda bile bisiklet sürenler görüyoruz. Hem burası düz bir şehirde değil. Bravo onlara.

“Dön dön” Gps bize Hacer halamın evini buluyor. Bahçesinde mangal şimdiden hazırlanmış bile. Mangal bizim Türkiye’den en çok özlediğimiz şeylerden birisi. Dedemlerin ikisi de çok iyi mangal yaparlar.  Hacer halamın komşuları ile güzel bir ziyafet çekiyoruz. Babam bazen mangalın başına kendisi geçiyor. Ben bugün hayatımda ilk kez bu kadar geç yatacağım belkide. Beni yukarıya bırakamadıkları için onlarla aşağıdayım, ben orada da uyurum ama komşunun köpeği “endi” beni rahat bırakmıyor. Elimi yalayıp duruyor. Ona bolca cips yediriyorum. Sonra üşümemem için Endi, onun sahibi olan abi, babam ve ben aynı battaniyenin altına giriyoruz. Endiyi yoğurup duruyorum. O kadar uysal bir köpek ki belki canını yaksam da hiç sesi çıkmıyor.

Ne zaman uyuyakaldım, ne zaman yukarıya çıktım bilmiyorum. Son hatırladığım Endi benim elimi yalarken, babam mangalda ne varsa yalayıp yutuyordu.

“İpet Cına”

Tibet Çınar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı