???

Yatağımın dışında da hiç emzik ve mavişi ( uyku nesnesi ) almam elime. Bu yüzden çabucak uyurum yatağıma yattığımda yanımda kimse olmasa bile. Anne yada babam bazen de anneannem bana sarılıp 3 cümlelik kısa ninnimi söyler sonra beni yatağıma bırakırlar. Ben kendi kendime mırıldanarak uyurum 5 – 10 dk içinde. Maviş ve emziğim yine yanımda ama artık kendi yatağım yok. Bundan sonra annemin yanında veya bizimkilerin arasında yatmaya alışmaya çalışacağım.

Evet, Alminya (Almanya)daki ilk gecemde annemin yanında uyudum. Bu yeni deneyimden de çok memnun kaldım. Türkiye’ye dönünce yanlarında yatmak için biraz zorlarım bizimkileri. Bakalım eski rutinime tekrar alışabilecek miyim?

Sabah kahvaltıdan sonra Frankfurt merkeze geri geliyoruz.
Bisiler (bisikletler) hazır olmak üzere ama “alil (Halil) abi ve babam” hala bazı ufak işler ile uğraşıyorlar. Son dk işlerinin asla bitmeyeceğini öğreniyorum böylece. Son bir kaç alışverişten sonra ancak akşamüzeri olmuşken yola çıkabiliyoruz. Saati bilmiyorum ama akşamüstü olduğuna eminim çünkü annem en sevdiklerim olan muz ve “iv” ( kivi )  den oluşan “meve” ( meyve ) öğünümü veriyor bana.

Römorkumda etrafı seyre dalıyorum. Frankfurt Dom’un önünden geçtikten sonra bir grup farklı giyimli abi ve ablaların olduğu bir meydana geliyoruz. Burada sanki daha önce defalarca dinlediğim bir melodi duyuyorum.

Bizimkiler birden hızlanıyorlar ve sesin geldiği tarafa yöneliyorlar. Kalabalığın yanına geldiğimde bizimkilerden hiç ses çıkmıyor. Öylece kalıyorlar.

Anne! Ve baba! Diye bir kaç kere bağırıyorum. Annem hiçbir şey demeden gelip sadece yanağımı okşuyor. İyice meraklandım şimdi ne oluyor burada? Yumurta mı dağıtıyorlar?

Annem ve babam birbirlerine sarılıyorlar ve yine sessizler. Annem’in “secret, yolculuk çok güzel geçecek” dediğini duyuyorum. Römorkumun tentesini tamamen açıp yanıma eğiliyorlar. İkisinin de gözleri yaşlı. Ama benim gibi ağlarken sesleri çıkmıyor. Hatta gülüyorlar bile diyebilirim.

Yanıma çömelmiş oldukları halde beraber şarkıyı dinliyoruz. Aslında şarkı da değil tam olarak bu. Sanki maviş yanımdaymış, emziğim ağzımdaymış, annemin koynundaymış kadar huzurluyum.

Babam, melodinin bitmesiyle birlikte elinde benim pasaportum ile onların yanlarına gidiyor. Benim adımı söylediğini ve defteri gösterdiğini fark ediyorum. Hayret ve sevinç nidaları yükseliyor hepsinden. İngilizce bilmeyenler diğerlerinden öğreniyor, herkes birbirine anlatmaya başlıyor. Ama ama ne oldu ben hala öğrenemedim.

Ellerinde bayraklar, yerel kıyafetleri ile hepsi yanıma geliyorlar. Yanağıma dokunan o kadar çok el var ki. Her gelen römorka bir şey bırakıyor, bir yaprak, yak tüyünden bir atkı, bir kaç şeker ve çikolata. Şenlik var…

Sanki dünyadaki tek çocuk benmişim gibi davranıyorlar. Yanıma çömelip fotoğraflar çektiriyorlar. Daha 2 yaşına gelmeden ünlü oldum da benim mi haberim yok?

Benim yaşıtım sayılacak çocukları özellikle yanıma getirip beni gösteriyorlar. Hepsi güleç ve hepsinin gözünden sevinç ve heyecan okunuyor.

Kim bunlar neden sürekli adımı söylüyorlar. Annem ve baban neden bu kadar duygusallaştı. Bir amca çok büyük bir bayrağı bize vermek istiyor, fakat borusu çok kalın olduğu için babam takacak yer bulamıyor “bisi” ye.

Babam verdikleri bir rozeti ön çantamıza yolculuğumuz boyunca önümüzü aydınlatsın diye takarken, annem yanıma eğildi ve nemli gözleri ile  “oğlum bunlar Tibetliler” dedi.

Tibet neresi biraz biliyorum. Benim ilk ismim buradan geliyor.  Bizimkilerin dünyada en çok gitmek istediğimiz yer. Dünyanın en yüksek ülkesi orası, çalışma odamızın duvarında posteri asılı olan dünyanın çatısı Çomolungma “Everest” dağı da orada. Dünyanın en barışsever, en vefakâr, en zor iklimlerden birinde aza kanaat ederek yaşayan insanlar da orada. Orası uzak, yüksek, dokunulmamış, temiz ve sevgi dolu.

Tibetlilerin şaşkınlığı bizimkinden da fazla; İlk kez adı Tibet olan birisini görüyorlarmış. Pasaportum elden ele dolaşıyor. Benim ve hatta pasaportunda fotoğraflarını çekiyorlar. İçlerinde en yaşlısı olan dede, uzun bir kıyafet giymiş, usul adımlarla yanıma yaklaşıyor,  küçük renk renk bayrakları koltuğumun iki yanına bağlıyor. Bayrakların her birinin üzerinde “om mani padme hum” yazıyormuş. Yaşlı dede “Size şans getirsin. Bu bayraklar rüzgârda sallandıkça dualarım sizinle olacak” diyor.  “Ufak Tibet’in ömrü uzun, yüzü aydın olsun” diye de ekliyor. Ben de yeni dedeme bir öpücük veriyorum.

Bundan sonra yol boyu sırça köşkümden gördüğüm ilk şey bu dua bayrakları olacak.

Frankfurt’un dışına doğru sürüyoruz. Tibetliler’i geride bırakırken uzun uzun el sallıyoruz.  Onların duaları da aynı Türkiye deki sevenlerimizin duaları gibi hep yanımızda olacak.

Şehirden biraz uzaklaştıktan sonra bir ucuz bir otel bulup yerleşiyoruz. Umarım ilk 4 kelimelik cümlem bu olur.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı